Çalışmalar

Yayınlar

Yazılar

Videolar

Projeler

ERG Sözlük

Haberler

Duyurular

Açıklamalar

Röportajlar

E-Bültenler

Kurumsal

Hakkımızda

Ekip

Yönetim Kurulu

Faaliyet Raporları

Basın

Daha Fazla...

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Post Type Selectors
Yazı
Projeler
Haberler
Yayınlar
Videolar
Kategori
2009
2010
2011
2012
Arka Plan
Çalışmalar
Dünyadaşlık Yazıları
Eğitimde Din ve İnanç Özgürlüğü
ERG Blog
Etraflıca
Okul Hâli/Hayali
Özel Sayfalar
Türkiye'de Koronavirüsün Eğitime Etkileri
Uzun Hikâye
Yazı

Zorbalıkla Mücadelede Merkeze Neyi Koyuyoruz?

Ceren Suntekin
Eğitim Reformu Girişimi’nin 2025 ve 2026’da odaklandığı konulardan biri okul. Bu odaklanmanın ilk adımı olarak, geçtiğimiz yıl yirmincisini düzenlediğimiz Eğitimde İyi Örnekler Konferansı’nı da (İÖK 2025) okul temasıyla gerçekleştirdik ve Okul Hâli/Hayali yazı dizisine başladık. “Okul nasıl?” diye sormaya ve düşünmeye devam ediyoruz. Yazı dizisinin dokuzuncu bölümünde Çocuk ve Gençlik Çalışmaları Uzmanı Ceren Suntekin, çocukların güvenli bir sınıfı nasıl tarif ettiklerini anlatıyor; bu tariflerden yola çıkarak zorbalıkla mücadelede sorumluluğu çocuklara indirgeyen bakış açısını sorguluyor ve meseleyi ortaya çıkaran yapısal nedenlere dikkat çekiyor.

Zorbalık üzerine konuşurken çoğu zaman hızlıca bir sonuca varıyoruz: “Zorba çocuklar var.” Bu cümle sorunu bir kişiye indiriyor. Ama aynı zamanda bizi en önemli sorudan uzaklaştırıyor: Bu davranışlar nasıl ortaya çıkıyor? Ve daha önemlisi, bu davranışların ortaya çıkmasına kimler zemin hazırlıyor?

Bugün elimizdeki araştırmalar, zorbalığın yalnızca bireysel bir mesele olmadığını açıkça gösteriyor. Okul ortamı, yetişkinlerin tutumları, kültür ve çocukların içinde bulunduğu ilişki ağı belirleyici rol oynuyor. Yani zorbalık, bir çocuğun “kötü” olmasıyla açıklanabilecek bir durum değil; çoğu zaman yetişkinler tarafından kurulan, sürdürülen ya da görmezden gelinen bir ilişkiler sisteminin sonucu.

Bu noktada rahatsız edici bir gerçekle karşılaşıyoruz: Zorbalıkla mücadele ederken sorumluluğu çocuklara yüklemek, yetişkinlerin sorumluluktan kaçmasının en yaygın yollarından biri. Oysa çocuklar, içinde bulundukları dünyayı yeniden üretir; şiddeti, dışlamayı, alay etmeyi ya da güç kullanmayı çoğu zaman deneyimledikleri ilişkilerden öğrenirler. Bu yüzden “zorba çocuk” ifadesi, gerçekte olanı gizleyen bir etiket hâline gelir.

Bu etiketin yarattığı başka bir problem de sorunu bireyselleştirerek sistemsel nedenleri görünmez kılması. Oysa zorbalığın ortaya çıktığı ortamlara baktığımızda, çocukların kendini güvende hissetmediği, söz hakkının sınırlı olduğu, yetişkinlerin tutarsız ya da cezalandırıcı olduğu gibi benzer dinamikleri görürüz. Nitekim çocuk koruma uzmanı olarak görev aldığım Save the Children’ın yaptığı İstanbul’da Güvenli, Kapsayıcı ve Dayanıklı Okullar Araştırması kapsamında, 9–12 yaş arası çocuklarla yaptığımız odak görüşmeler, çocukların okul deneyimini yalnızca derslerle değil; güvenlik, adalet ve ilişki kalitesiyle birlikte değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Çocuklar okulda mutlu olmak istediklerini söylerken, aynı zamanda korku, güvensizlik ve huzursuzluk duygularının yaygın olduğunu ifade ediyor.

Çocuklar güvenli bir sınıfı nasıl tarif ediyor?

Bu bulgular, sahadaki çalışmalarla da örtüşüyor. CultureCIVIC (Kültür Sanat Destek Programı) desteğiyle yürüttüğüm “Zorbalıkla Mücadelede Şefkatli Sınıflar” projesi kapsamında 6–9 yaş arası çocuklarla sanatsal ifade yöntemleri kullanarak yaptığım atölyelerde çocuklar, güvenli bir sınıfın neye benzediğini oldukça açık bir şekilde tarif etti. Ekim ayında Urla’daki Aryom Kültür Merkezi’nde 20 çocukla yapılan kavramsal ve sanatsal içerik geliştirme çalışmasında da benzer ihtiyaçlar dile getirildi: Rahatlık, eğlence, dostluk, barış, hareket (özellikle spor), sanat, merak, sakinlik, eşitlik, adalet, doğayla temas, şiir, müzik, yazı yazmak, sevdiklerinin yanında olması ve saygı.

Bu ifade edilenler aslında oldukça çarpıcı. Çünkü çocuklar, “zorbalık olmasın” demekten çok daha fazlasını söylüyor; nasıl bir ortamda iyi hissedeceklerini tarif ediyor. 1. ve 2. sınıfa giden çocukların bu konuyu konuşup çizimlerinde hayallerini yansıtması, 3. ve 4. sınıfa giden çocukların ise hem derinlemesine tartışıp hem de çizimlerine bunu aktarması, çocukların yaşları ilerledikçe deneyimlerini daha doğrudan ifade edebildiğini gösteriyor. Bu da bize çocukların yalnızca korunması gereken bireyler değil; aynı zamanda deneyimlerini analiz edebilen ve çözüm önerebilen özneler olduğunu hatırlatıyor. 

Çocuklar; okul çıkışlarını, kalabalık alanları ve okul çevresini de riskli olarak tanımlıyor; hatta bıçakla tehdit edilme, takip edilme ya da kaçırılma korkusu gibi deneyimlerden de söz ediyorlar.Çocuklar için güvenlik, sadece okul binasının içinde sağlanan bir durum değil; okulun çevresiyle, mahalleyle ve genel olarak toplumsal ortamla doğrudan ilişkili.

Üstelik çocuklar yalnızca sorunları tarif etmiyor, çözümün neye benzediğini de söylüyorlar. Öğretmenlerin kendilerine inanmasını, zorbalığın önlenmesini, küfür ve şiddetin engellenmesini, yetişkinlerin aktif destek vermesini istiyorlar. Ciddiye alınmak; bu aslında çok temel bir ihtiyaç ama tam da burada bir kırılma yaşanıyor. Çocuklar çoğu zaman anlatıyorlar, fakat yetişkinler yeterince duymuyorlar.

Bu durum, yetişkinlerin duyguları ifade etme ve iletişim kurma konularındaki güçlükleri de görünür kılıyor. Atölye çalışmalarında dikkat çeken en önemli noktalardan biri, duygularını tanıma, ifade etme ve ihtiyaçlarını dile getirme konusunda en rahat olan grubun çocuklar olmasıydı. En çok zorlananlar ise üniversite öğrencileri ve yetişkinlerdi. Bu bulgu, sosyal duygusal öğrenmeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu ve mevcut eğitim, kültür, medya ve sosyal politika koşullarının bu becerileri nasıl köreltebildiğini açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla zorbalıkla mücadele, yalnızca çocuklara “doğru davranışı öğretmek” değil; yetişkinlerin kendi duygusal becerilerini ve ilişki kurma biçimlerini yeniden düşünmesini de gerektiriyor. Kendi gündemimizde neler var? Sorunlarla nasıl baş ediyoruz? Nasıl dinliyoruz? Nasıl tepki veriyoruz? Çocuğun anlattığına gerçekten inanıyor muyuz?

Güvenli hissetmek için yetişkin desteği önemli

Nitekim Güvenli, Kapsayıcı ve Dayanıklı Okullar araştırmasında da çocuklar, öğretmenlerin kendilerine inanmadığını düşündüklerinde güvensizlik hissettiklerini açıkça ifade ediyor. Buna karşılık rehberlik servisi ve öğretmenlerle temas ettikleri bazı alanları güvenli olarak tanımlamaları, yetişkin desteğinin ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Yani mesele sadece “var olmak” değil; nasıl var olduğumuz.

Bu noktada öğretmenlerle yapılan çalışmalar da kapsayıcı ve güvenli sınıflar için önemli ipuçları veriyor. Atölye geri bildirimlerinde öğretmenler özellikle somut ve uygulamalı örneklere, yöntemlere ihtiyaç duyduklarını söylüyorlar. Öğretmenlerin “kurtarıcı” ya da “kanka” olmadığını, her “sevilen” öğrenci varsayımının, “sevilmeyen” öğrenci varsayımına yol açtığı için çocukların haklarına erişiminde hakkaniyeti sarstığına vurgu yapıyorlar. Değişimin kendilerinden başlaması gerektiğini belirtiyorlar. Zorbalıkla mücadelede rolün yeniden tanımlanması gerekiyor. Öğretmen ne her sorunu çözen bir figür ne de çocuklarla sınırları belirsiz bir ilişki kuran biri. Aksine güvenli alanı mümkün kılan, sınır koyabilen ve ilişkiyi sürdürebilen bir yetişkin.

Daha geniş bir sorumluluk perspektifinden bakarsak da, devletin ve kurumların çocuk haklarını koruma yükümlülüklerini yeterince yerine getirmediğini rahatlıkla çıkarabiliyoruz. Güvenli okul ortamı, erişilebilir psikososyal destek, kapsayıcı eğitim-kültür politikaları ve çocuk katılımını merkeze alan uygulamalar bir “ekstra” değil, bir lütuf değil, bir hak. orbalık bireysel bir davranış gibi görünse de, bu haklar yeterince sağlanmadığında yapısal bir ihmalin sonucu haline geliyor.

Zorbalık çoğu zaman yalnızca iki çocuk arasında yaşanıyormuş gibi anlatılır. Oysa her zorbalık olayının bir de izleyicileri vardır. Ve bu izleyicilerin sessizliği, zorbalığı güçlendirir. Bu sessizlik yalnızca çocuklara ait değildir; çoğu zaman yetişkinler de görmezden gelerek bu döngünün parçası olur. “Çocuklar arasında olur”, “Kendi aranızda halledin”, “Öpüşün barışın”demek, aslında müdahale etmeme kararını meşrulaştırır.

Öte yandan çocukların dünyasında yalnızca çatışma yok. Aynı odak çalışmasında çocukların kapsayıcılık geliştirebildiği de görülüyor. Çocuklar, farklılıklara saygı gösterdiklerini, engelli bir arkadaşlarına destek olduklarını, mülteci arkadaşları ile kurdukları ilişkileri, okulda sahiplendikleri sokak hayvanlarını, oğlanlar kızlar birlikte oynadıkları futbol maçının keyfini anlatıyorlar. Yani uygun koşullar sağlandığında dayanışmayı da kurabiliyorlar. Bu, zorbalığın “kaçınılmaz” olmadığını açıkça gösteriyor.

Çocukların iyi olma hâline baktığımızda da benzer bir tablo var. Oyun oynarken, spor yaparken, doğayla temas kurduklarında kendilerini daha mutlu ve huzurlu hissediyorlar. Bu bulgu, atölyelerde dile getirilen ihtiyaçlarla da birebir örtüşüyor. Ağaçsız ve sıkışık alanların huzursuzlukla ilişkilendirilmesi, fiziksel ortamın duygusal iyi oluş üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyuyor.

Tüm bunlar bizi şu soruya getiriyor: Zorbalığın yerine ne koyacağız? Zorbalığı istemiyoruz, peki ama nasıl bir dünya inşa etmek istiyoruz?

Şefkatli iletişimin önemi

Eğer yalnızca yasaklar ve cezalar üzerinden ilerlersek, davranışı geçici olarak durdurabiliriz ama ilişkileri dönüştüremeyiz. Bu yüzden alternatiflere odaklanmak gerekiyor. Şefkatli iletişim bunlardan biri. Şefkat, sınırların ortadan kalkması değil; tam tersine, zarar veren davranışlara net sınırlar koyarken ilişkiyi koparmamayı mümkün kılar. Bu yaklaşım hem zarar göreni korur hem de zarar verenin sorumluluk alabileceği bir alan açar.

Güvenli ve kapsayıcı alanlar oluşturmak da aynı derecede önemli. Çocukların kendilerini ve duygularını ifade edebildiği, hata yaptığında dışlanmadığı, farklılıklarıyla kabul edildiği ortamlar zorbalığın zeminini daraltır. Aidiyet duygusunun güçlü olduğu gruplarda zorbalığın daha az görülmesi tesadüf değildir.

Ceza yerine onarıcı yaklaşım

Onarıcı yaklaşımlar da burada kritik bir rol oynar. Ceza vermek yerine, zarar görenin ihtiyaçlarını merkeze almak ve ilişkiyi güvenli biçimde onarmak, tekrar eden zorbalığı azaltmada daha etkilidir. Çünkü bu yaklaşım, sorunu bastırmak yerine anlamaya ve dönüştürmeye çalışır.

Sonuçta zorbalıkla mücadele, hızlı çözümlerle ilerleyen bir süreç değildir. Ama yönü nettir:  Çocukları suçlamak yerine onları koruyan sistemler kurmak, sessiz kalmak yerine sorumluluk almak, cezalandırmak yerine ilişkiyi onarmak ve en önemlisi çocukları gerçekten duymak.

Bu mücadelede en kritik değişim zorbalığı “çocukların sorunu” olarak görmekten vazgeçip, onu yetişkinlerin kurduğu dünyanın bir yansıması olarak ele almak. Çünkü çocuklar bu dünyanın içinde büyüyor. Ve biz neyi mümkün kılıyorsak, onlar da onu öğreniyor.

Kaynaklar

CultureCIVIC: Yerel Hibeler Programı kapsamında desteklenen “Zorbalıkla Mücadelede Şefkatli Sınıflar Projesi ve Rehberi, https://www.culture-civic.org/projeler/zorbalikla-mucadelede-sefkatli-siniflar

Save The Children, İstanbul’da Güvenli, Kapsayıcı ve Dayanıklı Okullar Araştırması, https://www.savethechildren.net/turkiye

Şefkatli sınıf yaklaşımı hakkında: https://www.baskabirokulmumkun.org/yayinlar/sefkatli-sinif/

Empati ve sosyal beceriler: https://www.sabancivakfi.org/i/content/Fark-yaratan-beceriler-empati.pdf

İnsan hakları temelli okul yaklaşımı: https://www.amnesty.org/en/human-rights-education/human-rights-friendly-schools/

Çocuk katılımı üzerine: https://www.gencsesler.org/cocuk-katilimi/nedir/

Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi https://www.sdoakademi.com/

Ceren Suntekin

Çocuk ve Gençlik Çalışmaları Uzmanı

Ceren Suntekin lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe bölümünde tamamladıktan sonra bilim uzmanlığını aynı üniversitenin Sosyal Hizmet Bölümü yüksek lisans programında çocuk ve gençlik refahı alanından aldı. 2000 yılından bu yana sivil toplum alanında çalışmaktadır. Odaklandığı alanlar çocuk hakları ve çocuk katılımı, medyada çocuk hakları; hak temelli iletişim ve örgütlenme stratejileri, kapsayıcı politikalar; toplumsal cinsiyet eşitliği, gençlik hakları, cinsel sağlık; ayrımcılıkla mücadele, hak ihlallerine karşı koruyucu önleyici çalışmalar, kesişimsellik ve kapsayıcılık. Suntekin; şu an Af Örgütü Dilek Kumcu Çocuk Hakları Okulu’nda içerik geliştirme konusunda çalışıyor ve kolaylaştırıcı olarak görev alıyor; deprem sonrası kurulan Hatay Sörf Merkezi’nde de çocuk hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği danışmanı olarak görev yapıyor. 

Bu İçerikler İlginizi Çekebilir
Öğretmen için okul nasıl
erg_A_very_close-up_realistic_oil_painting_of_a_clearly_recog_85f8867a-15c6-43b7-8d1a-83d7480d03e9_0
“Eğitime Erişim Çocuk Koruma Meselesidir”
1 2 3
Skip to content